Eski Dünya Hikayeleri / In Limbo - birinci bölüm
- Şebnem Vitrinel
- 7 Tem 2025
- 3 dakikada okunur
Eğer ağzım ağzını öptü ise
Çünkü için sözle doludur….
Beş ay boyunca, eski püskü mobilyalarla, çiçek ve yaprak desenli duvar kağıdıyla döşeli bu dairede yaşadıktan ve doğru dürüst bir iş bulabilmek için sokaklarda sürttükten sonra şu sonuca vardım; Viyana çok daha iyiydi bu bok çukurundan.

Düşüncemi Eva’yla paylaştığımda böyle bir değerlendirmeyi neye dayanarak yaptığımı anlayamadığını söyledi.
“Etrafına bi baksan anlarsın,” dedim. “İnsanlar sokaklarda uyuyorlar ve üstelik bütün şehir çiş kokuyor.”
Hayır, bunu kastetmiyormuş. Hatırlayabildiği kadarıyla, Viyana’dayken sürekli ‘uçmuş’ durumdaymışım ve neredeyse hiç dışarı çıkmıyormuşum, dolayısıyla da iki şehir arasında karşılaştırma yapmak için yeterli veri olamazmış elimde.
Kadınlar! ‘Uçmuş’ muş! Onun seçici hafızası, ellerinin titremesini önleyemediğinde iğnesini yapmam için bana nasıl yalvardığını anı bankasından silmeyi tercih ediyor diye, benim de aynısını yapmam gerekiyor şimdi. Üstelik, ne kadar ‘uçmuş’ da olsam – bu iğrenç sözcükleri hangi allahın belası delikten bulup çıkarıyor, o da ayrı bir merak konusu- motor işlevlerimin bir kısmının sözü edilen dönemde çalışıyor olması gerekiyor di mi? Eva’nın rahmine ‘aşk çocuğumuz’u – al bir tane daha!- döllemeyi becerebildiğime göre.
****
Oxford caddesinde yürüyorum. İş arıyorum ya sözde. ‘Aşk çocuğu’nun Eva’nın bacaklarının arasından düşmesine az kaldı. Kendisi şimdi tombul, yağlı bir yığın halinde, tozlu kahverengi koltuğa yayılarak oturuyor, şiş bacaklarının altına bir yastık yerleştiriyor, gün boyu çeşitli renkte kutulardan, çeşitli renkte şeyler çıkararak tıkınıyor ve televizyonda ev dekorasyonu programları izliyor. Benim de çıkıp bu nefis tablonun devamlılığını sağlamak için avlanmam gerekiyor. Eva öyle düşünüyor. Dolma gibi parmakları ile gerilmiş karnını okşayarak İskandinavlara özgü, içleri saflıkla bomboş mavi gözleriyle beni süzüyor ve “O kadar mutluyum ki,” diyor. Onu eroinden temizlemek için yatırdıkları klinikte beyninin bir bölümünü de aldıklarından kuşkulanıyorum.
Bana gösterişli –yalanlarla dolu- bir CV ve işverene hitaben yazılmış bir mektup hazırladı. Evet dear sir/madam, harika bir kişiyimdir ben. Beni kiralayın, tepe tepe kullanın. Pişman olmazsınız. Evet, Avrupa’nın birçok ülkesinde hem okudum hem iş kariyerimi geliştirdim –yo hayır, istikrarsız ve kararsız değilim, yeni deneyimler yaşamaktan hoşlanıyorum. Yerseniz. Yours sincerely.
Sabahtan Greenwich’e gidip biraz sigaralık aldım –tabii ki Jamaika bereli ve güneş gözlüklü yeni yetme bir zenci oğlandan. Ne olduğunu anlamak zor; sinema hayatı karelere taşıma konusunda çok mu becerikli, senaristler ve yönetmenler gerçekten dünyanın girdisini çıktısını bilen adamlar mı, yoksa bu Jamaika bereli çocuklar çok sinema filmi izliyorlar ve herhalde bir ot satıcısı böyle olmalıdır diye mi düşünüyorlar? Artık bize, bir alt kültüre dahil olmanın kendini beğenmiş ayrıcalıklı duygusu bile kalmadı, yazıklar olsun!
Üzerime düşeni yapıyorum ona hiç şüphe yok. Son iki saat içinde, en az on yere girip kendimle ilgili yalan bilgileri yaydım. Bana her şey gayet yolunda gidiyor gibi geliyor ama elbette, yıllardır ot içen biri olduğum için, aslında muhtemelen her şeyin bok gibi gitmekte olduğunu ve üç dört saate kalmadan iyimserliğimin yer ile yeksan olacağını biliyorum. Peki aldırıyor muyum buna? Hayır.
Karnımı doyuracak bir yer arıyorum. Soho’daki Krshna tapınağının altında yer alan lokantaya gitmeye karar veriyorum. Ucuz, temiz, vejetaryen yemekleri. Bu tapınakta yaşayanların neye inandığını tam olarak anlamış değilim ama benim şu an içinde bulunduğum hâle, hiçbir şey içmeden ve yutmadan erişmiş gibi göründükleri için kendimi onlara yakın hissediyorum. Onlarsa kendilerini herkese yakın hissediyorlar. Melekler gibiler. Günde iki kez, gruplar halinde caddeye çıkıyor, ellerindeki garip görünüşlü aletleri çalarak müzik yapıyor ve mantralarını tekrar ediyorlar. Hare Krshna Hare Krshna, Krshna Krshna Krshna Hare… Hare Rama Hare Rama, Rama Rama Rama Hare… Üç ay önce onları caddede ilk gördüğüm sıralarda henüz yazdı –bu lanet şehirde ne kadar olabiliyorsa tabii- ve sallanıp şarkı söyleyen tapınak sakinlerine eşlik eden bir yığın turist vardı. Havalar serinlemeye ve hiç sonu gelmeyen yağmur, asap bozucu serpiştirmesine başlayalı beri coşku biraz azalmış durumda.
Bunun dışında bir de gün boyunca caddenin iki yanında dikilip yardım topluyorlar. Kendileri için değil. Sokaklarda yatan evsizler için. Ellerinde bozuklukları koymak için bir kova ve tahminimce kendilerini daha ciddi ve ikna edici kılmak amacıyla klipsli bir dosya taşıyorlar. İnsan kafasını kazıtıp beyaz bir entari ile dolaşmaya başladığında bu tip aksesuarlara ihtiyaç oluyordur.
Bir keresinde benden de para istediler. Kocaman yeşil gözleri ve alnında kırmızı bir noktası bulunan bir kız. Üzerindeki beyaz kıyafet, diğerlerinin giydiğinden biraz daha farklı olarak, kollarını açıkta bırakacak ve ruhani varlığının bu dünyadaki geçici barınağının, gerçekten de sevgili tanrıları Krshna’nın başarılı çalışmalarından biri olduğunu sergileyecek şekilde kesilmişti. Ne yazık ki, pırıl pırıl parlayan kafatası herhangi bir fanteziye yer bırakmayacak bir iticiliğe sahipti. Yine de ona biraz bozukluk verdim. O da bana bir takım broşürler vererek bir sürü şey anlattı. Büyük bir kısmını takip edemesem de –İngilizcem berbat- konuşmasından hoşlandım. Sesi güzeldi. Saçlarını uzatmalı bence. Sonunda da beni Pazar günleri tapınakta yapılan ‘ziyafet’e davet etti.
















Yorumlar